İsa ve Affetmek

Davetsiz Bir Misafir

Saygın bir din adamının evinde, gösterişli sofraların ve kusursuz kuralların arasında oturuyordu İsa Mesih. Derken, o düzeni bozan biri içeri girdi. Şehrin sokaklarında “günahkâr” olarak bilinen, adı fısıltılarla anılan bir kadındı bu. Elinde zarif bir kaymaktaşı şişe tutuyordu. Davetsizdi, istenmiyordu ve odadaki herkesin kınayan bakışları anında ona kilitlendi. Kadın, İsa’nın ayaklarının dibine yığıldı. Gözyaşlarıyla O’nun ayaklarını ıslatıyor, saçlarıyla siliyordu.

Ev sahibi içinden, “Eğer bu adam Tanrı’dan olsaydı, kendisine dokunan bu kadının ne kadar kirli olduğunu bilirdi” diye geçirdi. Saygınlık, kirlilikten uzak durmayı gerektirirdi. Fakat İsa tiksinmedi, geri çekilmedi. Kadına şefkatle bakarak, o güne dek kimsenin ona söylemediği o sarsıcı sözleri dile getirdi: “Günahların bağışlandı. İmanın seni kurtardı, esenlikle git.”

Kusursuzluk Vitrinimiz

Bizler bu saygınlık oyununu ve o yargılayıcı bakışları çok iyi tanıyoruz. Kültürümüzde, “el âlem ne der” korkusu adımlarımızı yönetir; itibarımız, giydiğimiz en kalın ve en ağır zırhtır. Toplumun o görünmez, kusursuz sofrasında yer bulabilmek için hatalarımızı saklar, zayıflıklarımızı kalın duvarların ardına gizleriz. Kirlenmiş bir isim, bir ömür boyu taşınacak bir leke gibi görülür.

Tanrı ile olan ilişkimizi de genellikle bu kurallar çerçevesinde düşünürüz. Affedilmek ve kabul görmek için sevaplarımızın günahlarımızdan ağır basması gerektiğine inanırız. İlahi bir terazi hayal eder, iyi işler yaparak o kusursuz sofrada kendimize bir yer satın almaya, Tanrı’nın gözüne girmeye çalışırız. Kendi içimizdeki kırıklıkları, dışarıya yansıttığımız o sahte, mükemmel vitrinle örtbas edebileceğimizi sanırız.

Terazinin Çaresizliği

Fakat kendi çabalarımızla ördüğümüz bu “iyi insan” maskesi, içimizdeki o derin boşluğu asla dolduramaz. Herkesi kandırsak bile, yalnız kaldığımız o sessiz gecelerde kendi vicdanımızın fısıltılarından kaçamayız. Kurallara ne kadar uyarsak uyalım, terazinin diğer kefesindeki o gizli suçluluk duygusunu, geçmişin gölgelerini söküp atamayız. Yeterince iyi olup olmadığımızı asla tam olarak bilemeyiz.

Asıl mesele, sadece toplum önünde itibarımızı korumak değil; Yaratıcı’nın o kusursuz kutsallığı karşısında düştüğümüz derin çaresizliktir. Kendi iyiliklerimiz, kalbimizdeki o ince, karanlık lekeyi temizlemeye yetmez. Kendi kendimizi kurtarma çabamız bizi sadece yorar, içimizi kurutur. Bizim asıl ihtiyacımız olan şey, başarılarımızla kazandığımız bir madalya değil, tüm utancımıza rağmen bize sarılacak şartsız bir sevgidir.

Hesapsız Lütuf

İşte İsa Mesih’in müjdesi, tam da çaresizliğimizin bittiği yerde başlar. O, bizim asla ödeyemeyeceğimiz ruhsal borcumuzu kendi üzerine almak için dünyaya geldi. Çarmıhtaki ölümü ve dirilişi, Tanrı’nın adaletini sağlarken, aynı zamanda bize sonsuz bir merhamet kapısı açtı. İsa, kendi kanıyla o korktuğumuz teraziyi kırdı attı; yerini hak edilmemiş, karşılıksız bir lütfa bıraktı.

Bu eşsiz bağışlanma, çabalayarak kazanılacak bir maaş değil, sadece ellerimizi açıp kabul edeceğimiz bir hediyedir. İsa Mesih sizi o yorucu maskeleri çıkarmaya, saklanmayı bırakmaya çağırıyor. Tıpkı o kadına yaptığı gibi, sizin de geçmişinizi silmek ve size yepyeni bir başlangıç vermek istiyor. Omuzlarınızdaki o ağır yükü İsa’nın ayakları dibine bırakıp, O’nun özgürleştiren sevgisiyle tanışmak ister misiniz?

Bakışlar

  • Tarihsel Bakış

  • İncil’deki Bakış

  • Ruhsal Bakış