Özgürlük, muhtemelen insan ruhunun en saf ve en vazgeçilmez açlığıdır. Hayatını kimsenin boyunduruğu altına girmeden, kendi kararlarınla ve kendi değerlerinle inşa etmek istemenden daha doğal bir şey olamaz. Hepimiz otonomi peşindeyiz; kendi hayatımızın senaristi ve yönetmeni olmak istiyoruz. Ancak bazen, en özgür hissettiğimiz anlarda bile içimizde tanımlayamadığımız bir ağırlık belirir. Her seçeneğe sahip olduğumuz bir dünyada, neden bazen seçeneklerimizin içinde boğuluyormuşuz gibi hissederiz? Ya özgürlük, sadece üzerimizdeki baskıların kalkması değil de, ruhumuzun gerçekten ait olduğu o genişliği bulması demekse?
Çoğu zaman özgürlüğü “bağsızlık” ile karıştırırız. Bir otoriteye veya bir inanca bağlanmanın, kanatlarımızı kırpacağını düşünürüz. Tanrı algımız da tam bu noktada bir “yasakçı” figürüne dönüşür; sanki O, bize sınır çizmekten zevk alan bir gardiyanmış gibi görünür. Oysa gerçek özgürlük, her istediğini yapabilmek değil; seni içeriden tüketen, enerjini emen ve potansiyelini kısıtlayan o sinsi seslere “hayır” diyebilecek içsel bir güce sahip olmaktır. İpini koparan bir uçurtma özgürleşmiş gibi görünür ama aslında rüzgarın insafına kalmış bir düşüşe başlamıştır.
İsa Mesih’in sunduğu özgürlük, seni kısıtlamak için değil, ruhunun o sarsılmaz dengesini bulması için tasarlanmıştır. O, Tanrı’yı özgürlüğünü çalan bir otorite olarak değil, seni uçmak için tasarlayan ve kırılan kanatlarını iyileştiren bir “Baba” olarak tanıtır. Bir kuş, aerodinamik yasalara uyduğu sürece gökyüzünde özgürdür. İnsan da ancak Tasarımcısıyla, yani Tanrı ile uyum içinde olduğunda o aradığı derin huzuru ve gerçek potansiyeli bulur. İsa, çarmıhta bizi sadece dışsal yargılardan değil, kendi kendimize kurduğumuz o yorucu iç hapishanelerden de kurtardı.
İncil bu sarsılmaz özgürlüğü bir “yasak” olarak değil, bir “durma noktası” olarak tanımlar:
“Özgür olalım diye Mesih bizi özgür kıldı. Bunun için dayanın ve bir daha kölelik boyunduruğuna girmeyin.” (Galatyalılar 5:1)

Peki, bu özgürlük hayatında nasıl hissedilir? Bu, kendi iradenle kendini disipline etmeye çalışarak yeni sınırlar çizmekle değil, sadece “iman etmekle” başlar. İman, kendi hayatını kusursuzca yönetme yükünü yere bırakıp, İsa’nın senin adına kazandığı o içsel zaferi kabul etmektir. “Ben her şeyi tek başıma kontrol edemem ama Mesih beni özgür kıldı” diyerek O’na güvenmektir. Bu güven köprüsü kurulduğunda, artık Tanrı’nın ilkelerine “kabul görmek için” zorla uymazsın; aksine, Tanrı tarafından zaten kabul edildiğini ve özgür kılındığını bilerek O’na yaklaşıp, bu sevginin verdiği güçle kendini hiç olmadığı kadar hafiflemiş hissedersin.
İsa seni özgür kılarsa, gerçekten özgür olursun. Artık kaçacak bir hapishane değil, ruhunun gerçek evi olan sonsuz bir gökyüzün vardır.

